Birinci Sınıf 1991 - 1992

Okula erken yaşta başladığım için fiziksel olarak diğer öğrencilere göre küçüktüm.
Bu yüzden başlarda itilip kakılsam da, zamanla çark döndü.
Sadece zihinsel engellilerden çekinirdim, çünkü yaşça bizlerden çok büyük oldukları için neler yapabileceklerini kestirebilmek mümkün değildi.
Nitekim bir gün engelli çocuklardan kaçarken, Murat isimli bir çocuk beni itti ve başım sivri duvar köşesine çarptı.
Alnımın sol köşesinden oluk oluk kan aktı ve nöbetçi öğrenciler tarafından eve götürüldüm.
Ancak herhangi bir tedavi görmediğim için küçük parmağım kadar açılan başım öylece iyileşti.
Tabii izi de kaldı...


Fişler, fasülyeler, çubuklar, çizgiler derken; birinci sınıf bitmişti ve karnemde '' orta '' derece almıştım...
O yıl beni mutlu eden tek hadise; 20 Aralık'ta doğum günümün kutlanması olmuştu.
Halen mevcut olan Gençler Pastanesinden 6 mumlu doğum günü pastası almıştık.
Babaannem, '' ışıkları niye kapattınız '' derken, '' aynı anda iyiki doğdun Ferhat '' sözlerini duymak ve ardından da mumları üflemek; çok güzel duygular yaşatmıştı.


Okullar tatile girdiğinde babamın doğduğu şehir olan Kars ile annemin doğduğu şehir olan Erzurum'a gitmiştik.
Kars'ta kaldığım evin karşısında devasa bir dağ vardı.
Ata bindim, derelerden geçtim, ağaçlara tırmanıp meyva topladım ve yerde gördüğüm her bitkinin tadına baktım..
Erzurum'da ise daha güzel vakit geçirmiştim.
Dedemin evinde tekir isminde bir kedi vardı, onunla oynardım.
Evin hemen dibinde ahırları vardı ve ben mutfak penceresinden tırmanıp, ahır çatısına çıkardım, oradan da gizlice ahıra girip; ineklere, koyunlara bakardım.
Bu muzipliğim yüzünden küçük dayım beni ahıra kitlemiş olsa da, yine de halimden çok memnundum.
En güzeli de akşam olunca bahçede yapılan semaver keyfiydi.
Eşlik eden karganın sesleri bile kulağa hoş gelirdi.
Ancak o yıldan bu yana bir daha ne Kars'a, ne de Erzurum'a gittim...



Birinci Sınıftayken

İkinci Sınıf 1992 - 1993


Geri döndüğümde özlediğim tek kişi, sınıf arkadaşım olan Hatice'ydi.
Esmer, kıvırcık saçlı, güleç yüzlüydü.
Ona farklı duygular beslediğimi söyleyememiştim, zaten saçlarımın da kısa oluşu özgüven kazanmama mani oluyordu.
Israrlarım neticesinde ikinci sınıfa daha uzun saçlı başlayacağımın sözünü almıştım ama bu defa da mecburiyetten kesilmişti.
Hatta öğretmen saçlarımın neden bu kadar kısa olduğunu sorduğunda; '' başıma bit düştü '' demiştim...
İşin aslı ise, yaşadığım yerin yapısıyla alakalıydı.
Demetevler hem yan yana, hem de önlü arkalı dizilmiş, çok katlı binalarıyla meşhurdur.
Bu binaların aralarında bahçeler, kreş parkları, tarlalar, kömürlükler, kuyular, kümesler, köpek yuvaları vb yerler bulunurdu.
Her türlü oyunun en güzel şekilde oynanabileceği bu yerlerde, bir gün başıma sirke düşmüştü.
Annem dizlerine uzandırır, iki baş parmağının tırnaklarıyla bu sirkeleri öldürmeye çalışırdı ama baktı olacak gibi değil, saçımı kazıtıp, kömürlüklere yaklaşmamı da yasaklamıştı.
Dolayısıyla hem saçtan olmuş, hem de bulunduğum itirafla sınıfta kendimi rezil etmiştim...

Dışarıda oynamayı çok seviyordum ama her çocuk gibi çizgi film izlemekten de geri kalmıyordum.
Bu düşkünlüğümden ötürü bir gün annemle abim beni okul çıkışından almaya geldiler.
Normalde sınıf arkadaşlarımı velileri alırlar ama beni ilk birkaç gün sonra alan olmamıştı.
Meğerse o gün son kez beni okuldan almalarının nedeni; Show Tv'nin açılmasının müjdesi içinmiş.
Şimdi saçma gelen bu hadise, o zaman beni oldukça mutlu etmişti.
Zaten ne zaman ağlasam; babamın Mesut Yılmaz'ı aradığını ve birazdan çizgi filmin başlayacağını da zannederdim.
Sonraları babamın başbakanı hiçbir zaman aramadığını anladım tabii.
Eğer öğretmenlerimin de böyle oyunları olsaydı; derslerimde belki başarılı olabilirdim.
Zira ikinci sınıfı da vasat notlarla tamamladım...


Yaz tatilinde bu kez İstanbuldaydık.
Önce amcamgile gittik, orada çelik çomak oynamayı ve de kazlardan kaçmak gerektiğini öğrendim.
Sonra teyzemgile gittik, mahallenin çocuklarıyla kavga etmiştim.
Dayak yiyen çocukların yakınları teyzemgilin kapısına dayanınca; dışarı çıkma yasağı almıştım.
Fakat ben yine de bir yolunu bulup çıktım dışarıya.
Ellerindeki küçük oyuncak arabalar ile sakızları kutuya koyan çocukları gördüm.
Yanlarına gittiğimde, benim de bedava sakız karşılığında bu işi yapabileceğimi söylediler.
Bende akşama kadar bu işi yaptım yapmasına ama evdekiler meraktan çatlamışlar, bulunduğum yer dışında aranmadık yer bırakmamışlar.
Elimi kolumu sallaya sallaya döndüğümde, derin bir oh çektiler ama Ankara'ya dönme kararı da alınmış oldu...


Üçüncü Sınıf 1993 - 1994


Üçüncü sınıfa başladıktan kısa bir süre sonra Hatice'ye açılmaya karar vermiştim.
Hatta ilk kez ders çıkışında onu takip etmiştim ama ben cesaretimi toplayana kadar o evine girmişti bile.
Meğerse bu onu son görüşümmüş. Hiçbir zaman onu sevdiğimi öğrenemediği gibi bir daha öğrenmesine imkan da kalmamış!
Zira bir gün sonra okula gelmedi, diğer günler de...
Sonra Öğretmen'den öğrendik ki; Hatice'nin annesi vefat etmiş, bu yüzden de ablasının yanına Avustralya'ya gitmiş.
Çok üzülmüştüm, hatta bir daha okula bile gitmek istememiştim...
Zaten derslerim kötüydü, daha da kendimi salınca Öğretmenim bana; '' ilkokulu bile bitiremeyeceğimi '' söylemişti.
Aslında ağrıma gitmişti ama arabasına bir zeval gelmesin diye pencerenin önünden bir yere ayrılmamasını düşününce; çok da umursamamıştım.
Sonuç itibariyle üçüncü sınıfı da hüzünlü bir şekilde tamamlarken, derslerimde yine başarısızdım.

Yaz tatilinde bu kez hangi şehire gideceğiz diye heveslenmişken; başımda tepsiyle simit satmak çok sürpriz olmuştu.
Her gün sabahın çok erken saatlerinde kalkıp, 22 simit alıp, sokak sokak simit satmak hiç de kolay bir iş değilmiş...
Üstelik kalan bir iki simidi yemek dışında herhangi bir şahsi kârım da yoktu.
Ancak ne zaman ki bana bmx bisikletinin alındığını gördüm; o zaman simitler gözüme altın gibi görünmeye başladı...
Bisikletle düşe kalka binmeyi öğrendikten sonra, en yakın arkadaşlarım olan Halil ile Görkem'le birlikte Demetevlerden Gazi Mahallesine bisikletlerle gidip; erik ağaçlarına dalmıştık.
Battal boy bir poşete erikleri doldururken; sırtıma sanki balyozla vurulmuştu.
Afallamam sona erince anladım ki bahçenin sahibi bize saldırıyordu.
Hemen bisikletlere binip uzaklaştık ama Görkem'i bir türlü göremedik.
Halil'le birlikte sokakları kontrol ettik ama yine de yoktu.
Telaşlı ve bir o kadar da üzgün bir şekilde mahallemize döndüğümüzde; Görkem'in balkonda bize sırıtarak erikleri yediğini gördük...
Meğerse adamı ilk o görmüş ve eriklerle birlikte kaçıp eve gitmiş.
Biz ise erik değil de, dayak yemiş olduk...



Dördüncü Sınıf 1994 - 1995


Dördüncü sınıfa başladığımda ise o zamana kadar ki hayatımın en güzel yılını geçireceğimin farkında değildim.
Defterlerimde Ninja Kaplumbağalar gibi çizgi film resimleri varken; artık yerini şarkıcılara bırakmıştı.
Çünkü o yıl Tarkan, Kenan Doğulu, Mustafa Sandal, Soner Arıca, Burak Kut, Serdar Ortaç, Çelik, Aşkın Nur Yengi ve daha nicelerinin çıkardıkları albümler; Türk pop müziğinin altın yılını yaşamasını sağlamıştı.
Bu müzikal şöleni, yaşanılan hadiselere öylesine sindi ki; şimdi bile her dinlediğimde, o anları yaşayabiliyorum.
Aslında o yıl yaşananları çok iyi hatırlamamın bir diğer nedeni de; hayatımın ilk dönüm noktasının gerçekleşmesinden kaynaklanıyordu.
Zira Bruce Lee filmlerine olan ilgim ve kavgacı yapım; taekwon-do'cu olma isteğini doğurmuştu.
Ancak ailem bu isteğime karşı çıksa da, büyük dayım, kuzenim Yunus ile beni taekwondo'ya kayıt ettirmişti.
Artık kendimi gerçekleştirebilecek özgür bir ortam bulmuştum.
Tekvando elbisesini hiç çıkartmak istemezdim, bu yüzden de demetevleri ''dobok'' dediğimiz tekvando elbisesiyle dolaşırdım.
Antrenmanın başlamasına saatler olmasına rağmen erkenden gidip, kapıda beklerdim.
Antrenmanım bittiğinde de hemen gitmez, büyükler seansını izleyerek kendimi geliştirmeye çalışırdım.
Normalde çok daha sonraları musabakalara katılmam gerekirken, üç ay sonra turnuvaya katıldım. 
Rakiplerimi birer birer yendikten sonra altın madalyayı elde ettim.
Rakiplerimin antrenörleri bile '' sakın tekvandoyu bırakma '' diyerek tebrik ettiler.
Zira o görünüşe göre geleceğim parlaktı ve nitekim ardından katıldığım musabakalarda da birinci olmuştum...


Artık havamdan geçilmiyordu, değil yaz tatilinde simit satmak; İzmir'e tatile gitmiştim.
Dayım o zamanlar yurtlar müdürü olduğu için her gün değişik bir yurtta kalırdım.
Kiminle tanıştırılsam, tekvandoyla ilgili birkaç hareket göstermem istenildiği için kendimi çok iyi hissederdim.
O günlerde yine dedemgilden, Heykel'deki yurda gitmem gerekiyordu.
Her zamanki gibi yol parasıyla dondurma almış, yürüyerek gidiyordum.
Yurda birkaç yüz metre yaklaştığımda, dikkatimi çeken bir dükkan vitrinine bakarken; yaklaşık on yirmi metre uzaklıkta, uzun boylu, tuhaf tipli bir adamın bana baktığını fark ettim.
Adamın deli olduğu her halinden belliydi, yanıma yaklaştığını görünce koşmaya başladım.
Ayağımda terlik vardı ama terliği filan atmış, yalın ayak kaçıyordum; adam da peşimden kovalıyordu. 
Kendimi yurdun bahçesine attığımda, adam da içeriye girdi...
Tabii benim yurtla bir ilgimin olmadığını zannediyordu ama bahçedeki dayımın yanına sokulup; '' bu adam beni kovalıyor '' dediğimde, durumu idrak etti ve hemen karşı atağa geçerek, kendisine '' küfür ettiğimi '' söyledi ...
Böylelikle hem adam kurtulmuş oldu, hem de azarı işiten ben olmuştum...


Beşinci Sınıf 1995 - 1996

Ankara'ya dönüp, beşinci sınıfa başladığımda; artık okulun başkanı gibiydim...
Çünkü hem tekvando'da siyah kuşaktım, hem de namağluptum.
Her şey zamanla değişmesine değişiyordu ama derslerimin durumu hep aynıydı.
O yıla kadar '' Orta, İyi, Orta, İyi '' sırasıyla sınıfı geçmiştim ve düzeni bozmadan; beşinci sınıfı da ortayla tamamladım.
Not konusunda diyecek bir sözüm yoktu ama '' pekiyi '' sözcüğü lugatıma bile dahil olmadı.
Zira davranış notlarım bile hep ortaydı...

Yazın milli takıma davet edildiğim için Ulus'taki İsmet İraz Spor Salonunda gösteri hazırlıklarını sürdürdüm.
İbrahim Erkal'ın ''canısı'' şarkısını dolmuşta dinleye dinleye bir ayı tamamlayınca; Bursa'ya yolculuk zamanı gelmişti.
1. Balkan Şampiyonasıydı ve turnuva başlamadan önce spor salonunda Fenerbahçe ile Tofaş'ın basketbol maçı vardı.
O zaman çok revaçta olan Murat Muratanoğlu ile İsmet Badem'le tanışmıştım.
Otel'de olmak, hamburger ve etli döner yemek gibi birçok ilki yaşadım.
Para ödülü, altın madalya, teşekkür belgesi ve kaliteli bir dobok sahibi de olmuştum.
Artık hayatım tekvandoydu, ancak yine de bir şeylerin eksik gittiğini hissediyordum.

Bu eksiklik; iki yıl öncesinde, yani Tekvando'ya başladığım gün Soner Arıca'nın bir şarkısını dinlememle başlamıştı.
Şarkıyı tekvando'yla öylesine bütünleştirmiştim ki; '' bir gün tekvando'dan birisini seveceğim ve bu şarkının aynısını yaşayacağım '' demiştim.
Diğer bölümlerde gelişen hadiselerden de anlayacaksınız ki, bu öngörümün gerçekleşme ihtimali yok gibiydi.
Zaten yaşayım diye bir dileğim de yoktu ama sadece öyle hissettiğim için ilkokul serüvenimi bu şarkının sözleriyle nihayete erdiriyorum;




Ne güzel başlamıştık biz seninle
Paylaşmıştık her şeyi
Hani sen hep benimdin, ben de senin
Geride kaldı artık her şey
Gün olur anlarsın çok acı çektim
Ardına yaralı bir kalp bıraktın
Önce çocuksu gülmen, apansız gitti benden
Sonra da inandığım her şey ___
Acılarla yüreğimi kanattın
Söz vermiştin ama sen beni aldattın
Tanrı hesap sorsun benim için sana
Beni yaktın, yıktın, gittin vefasız...

Kömür Deposunda teknik göstermem istenilirken...
Bursa dönüşü 1
Bursa dönüşü 2
Yorumlar
İsim / Soyisim
Güvenlik Kodu