orta birinci sınıf 1996 - 1997


Bursa'dan döner dönmez, ayağımın tozuyla ortaokula başladım.
Nefsani arzulara karşı savunmasız bir dönemde olduğum için yaşadığım her ilk, bir başka ilklerin merakını doğuruyordu.
Dolayısıyla doğruyla yanlışın ayrımını yapamıyordum.

Okulu asıp, parklara ve atari salonlarına giderdim.
Çok kısa sürse de, sigara içip, küfürlü bile konuşmaya başlamıştım.
Devamsızlık hakkım sınıra ulaştığında kendime çeki düzen vermeye çalıştım ama aslında iş işten geçmişti, zira derslerden bir hayli geride kalmıştım.
Bu yüzden de ilk dönem nerdeyse tüm derslerim zayıftı...


İkinci döneme başladığımda ise, beni okula bağlayan sadece devamsızlık sınırında oluşum değildi, sınıf arkadaşım olan Merve'ye yakınlaşmamdı.
Okul çıkışlarında onu evine bırakışım, zamanla birbirimizden hoşlanmamızı sağlamıştı.
İkimiz de İbrahim Erkal'ı çok severdik, hatta dönemin sonunda okulun veda partisine katıldığımızda İbrahim Erkal'ın ''canısı'' şarkısıyla dans ettik.
Bu benim ilk kez bir kızla dans edişimdi, fakat o an birbirimizin gözlerine duygu dolu şekilde bakarken; onu son kez gördüğümün farkında değildim.
Zira Hatice'nin gidişine benzer bir hadise gerçekleşmişti, yani ailesi ani bir şekilde taşınma kararı almıştı.
O zamanlar cep telefonunu değil kullanmak, uzaktan görmüşlüğümüz bile olmadığı için bu gelişen hadiseyi çok geç öğrendim.
Böylelikle değil duygularımızı ifade edebimek, bir vedalaşma anımız bile olmadı.
Şimdi sadece İbrahim Erkal şarkısını duyduğumda değil, bir trafik polisi tarafından çevrildiğimde de aklıma Merve gelir.
Çünkü ben ilerde konservatuvar okumak istediğimi söylerken, o ise trafik polisi olmayı istediğini söylüyordu.
Bu arada beş zayıfla sınıfta kaldığım için konservatuvar sadece hayalden ibaret olarak görünüyordu...

Yazın mahalledeki konfeksiyonda el işçisi olarak çalışmaya başlamıştım.
Aslında mahalleden üç dört arkadaşla aynı anda işe başlamıştık ama bir ay sonra patron pazar günü de gelmemiz gerektiğini söyleyince; işbirliği yapıp, bu kararı protesto ettik.
Fakat protesto ters tepki yaptı ve patron hepimizi kovdu.
Bu sırada Tekvando'da da işler iyi gitmiyordu, zira her iki ayağımın da üst kısmından sakatlandığım için hem formum düşüyordu, hem de tekniklerim kısıtlanıyordu.
Acı çekmeme rağmen yine de sürdürdüğüm antremanlar sonucunda musabakaya katıldım ve hayatımda ilk kez tekvando'da mağlup olarak üçüncü kaldım. 
Sonrasında antremanlara ara vererek ayaklarımın iyileşmesini beklesem de, pek bir değişiklik olmadı...


 

ortaokula giderken

orta birinci sınıfın tekrarı 1997 - 1998


Orta bire ikinci kez başladığımda, ilk kez ''sevgililik'' ismi altında bir ilişkim oldu..
Zira yeni sınıfımdan arkadaşım olan İlkay'a ilgi duymaya başlamıştım. Ancak duygularıma bir gün karşılık vereceğini ümit etmiyordum.
Çünkü benden uzundu, zarifti, diğerleri gibi değildi...
Duygularımı kendi içimde yaşadığım sıralarda okulun cimnastik takımı seçmelerine katıldım.
Çocukluğumu mahalle aralarında akrobasi hareketleri yaparak geçirişim ve ardından da tekvando'ya başlayışım; seçmelerde farklı kılınmama vesile olmuştu.
Zira sadece seçmeleri kazanmakla kalmadım, aynı zamanda okulun cimnastik kaptanı da oldum.
İlk koreografimizi o dönemlerde çok popüler olan Ayna grubunun '' ceylan '' şarkısı eşliğinde yapmıştık.
Sonrasındaki üç yıl boyunca da resmi bayramlarda farklı müzikler eşliğinde, farklı koreografilerle gösterilerimizi sunduk.
Cimnastikle birlikte okulun kros takımına da dahil olmuştum, hatta katıldığım turnuvada okulu temsilen dereceye giren tek öğrenci olmuştum.
Cimnastikle tanışmamın bana kattıkları sadece bu kadarla da sınırlı kalmadı.
Zira Beden Eğitimi Öğretmenliği hazırlık kursunun antreman öncülüğünü de yapmaya başlamıştım.
Farklı spor branşlarında böyle ilerlememin nedeni, bunların sorumluluğunu üstlenen Beden Eğitimi Öğretmenimiz olan Meftune Hoca'ydı.
Aramız öylesine iyiydi ki; evinde bir şey unuttuğunda, taksi parası verip, evinden istediği malzemeyi bile bana aldırtırdı.
Onunla olan bu hukukumuz, katettiğim yolda daha sağlam adımlar atmama vesile olsa da; aradan 9 yıl sonra gerçekleşecek olan hadiseyle, aslında bu yazıların yazılmasına da vesile olmuştu. Yeri geldiğinde bu konuya değineceğim ve yaşanan en küçük hadisenin bile, kelebek etkisi yarattığına dair nasıl bir emsâl teşkil ettiğine şahit olacaksınız.
.
Tekrar 97'ye döndüğümüzde, bu sportif başarılarım okulda popülerlik kazanmamı sağlamıştı.
İlkay'ın da dikkatini çekmiş olmalı ki; artık onun da bana ilgi duyduğunu anlamıştım.
Teneffüslerde yanıma gelip konuşmaya başlamasıyla yanılmadığımı anlamıştım, kısa süre içerisinde de sevgili olmuştuk.
Yan yana yürürken boyumun ondan kısa kalışı dışında, her konuda mesut bahtiyat bir şekilde birkaç gün geçirdik, sonrasında da ayrıldık.
Anılarımda geriye yalnızca Haluk Levent'i çok sevdiği kalır, ben de bir şekilde ikinci sınıfa geçerim...


Yaz tatili, yani iş vakti yine gelmişti.
Her daim uğrak yerimiz olan Cemre Parkında '' çardak cafe '' isimli bir mekan vardı. Buranın sahibi, bir diğer dayımın tüp dükkanından müşterisi olduğu için bu vesileyle işe girmiştim.
Tost yaparım, meyva suları hazırlarım, bunları kendi ellerimde müşterilere sunarım, sonra da bunları yıkarım.
Bunlar da yetmezmiş gibi iş yeri sahibinin at yarışı kuponlarını ganyan bayisinde yatırırım.
Yani bakıldığında benden yaşça büyük olan diğer elemanlardan çok fazla çalışırdım, ancak en az parayı da ben alırdım.
Bu haksızlık karşısında sesimi çıkaramamak içimi acıtsa da, okullar açılana kadar çalışmayı sürdürdüm.
Üstelik sakatlığım geçmediği için çok sevdiğim tekvando'yu da bırakmak zorunda kalmıştım.



o dönemde yazdığım müsvedde şiir
o dönemde yazdığım müsvedde şiirin devamı
o dönemde yazdığım müsvedde şiirin sonu

orta ikinci sınıf 1998 - 1999


Orta ikiye başladığımda, Ev Ekonomisi, İş Eğitimi ve Resim gibi dersler ilgimi çekti ve yapmış olduğum eserler de iade edilmemek üzere okulun sergisine alındı.
Hatta okullar arası resim şenliğinde okulu temsil edip, ödül bile aldım. 
Artık kötü alışkanlıklardan uzak duran, ağır başlı, dürüst olmak için çaba sarf eden bir insandım.
Bunun en büyük nedeni de, o sıralar ortalığı kasıp kavuran Deli Yürek dizisindeki Yusuf Miroğlu karakterine olan özentimdi.
Ona nasihat veren Kuşçu'yu dört kulakla dinleyerek kendime çeki düzen verirdim.
Tam da o sıralarda Kenan İmirzalıoğlu, okulumuza 50 metre uzaklıktaki akrabasını ziyarete gelmişti.
Sınıf arkadaşlarımla birlikte teneffüste onu görmeye gitmiştik, fakat akrabası onun uyuduğunu ve bir iki saat sonra görebileceğimizi söyleyince; sınıfa geri dönmüştük.
Bir iki saat sonra baktık ki, evden ayrılmış, herkesi selamlamış. Biz ise ilk gittiğimizde arabasının içindeki meşhur pardesüsünü ve de dizinin senaryosunu görmekle yetinmiştik...

Sanatla ilgili konularla ilgilenmeye başladığım dönemlerde bile sporu hiçbir şekilde ihmal etmiyordum.
Zira tekvando'ya gidemediğim için krosa, cimnastiğe, basketbola ve de futbola daha fazla zaman ayırabiliyordum. .
Bu tempo içerisinde hayatımın en acı hadiselerinden birini yaşadım;
Futbol oynarken; aynı anda üç kişinin hamlesine maruz kalınca, ne olduğunu bile anlamadan sol dirseğim birçok yerinden kırılmıştı.
Çok uzun yıllar boyunca hem fiziksel, hem de psikolojik acısını çektim.
Zira 12 yıl boyunca sol kolum ne tam açılabildi, ne de tam kapanabildi.
Sadece hareketinde kısıtlılık olmadı, sinirlerin de sıkışmasından ötürü ellerim uyuşuk bir şekilde gençliğimi sürdürmek zorunda kaldım.
O yılın sonuna kadar stadyum'da pankart kaldırmak dahil, bütün aktivitelerim de mecburi bir şekilde sona erdi.
Kanadı kırılmış bir kuş uçamasa bile, en azından çırpınarak denemeye çalışırdı.
Benim de o günkü şartlarda hayata olan reaksiyonum bu şekildeydi.
Ümidimi yitirmeden hayata tutunmaya devam ettim...

Okula mecburiyetten ara verdiğim için dayımgilin tüp dükkanına giderdim.
O binada oturan ve dayımın kızının da arkadaşı olan Betil'le tanıştım. 
Günlerce ettiğimiz muhabbet; duygusal anlamda ona yakınlaşmamı sağladı.
Ancak reddedilme korkusuyla ona açılamadım.
Sağlık raporumun sona ermesini de fırsat bilerek; ona bir mektup yazdım ve duygularımı itiraf ettim.
Eğer olumsuz bir karşılık alırsam, ne de olsa okula başlayacağım için bir daha onu görmeyecektim.
Fakat mektubuma yazdığı cevabı okuduğumda hem çok şaşırmıştım, hem de çok sevinmiştim.
Meğerse o da beni iki yıl öncesinden beri seviyormuş, fakat ne konuşmamıza fırsat olmuş, ne de açılacak cesareti bulmuş.
Bu tür deneyimler zamanla bana hayatı ıskalamamak gerektiğini ve de ''keşke'' dememek için açık konuşmak gerektiğini öğretti ama zaten zor olan kısmı da bunu fiilayata geçirmekti...

Bu arada sınıfı yine kıl payıyla geçmiştim...



Yaz tatili geldiğinde, geçen yıl olduğu gibi yine Cemre Parkı'nın Çardak Kafesinde çalışmaya başladım.
Çalışma saatlerim öylesine uzundu ki, Betil'i görebilmeye fırsat bulamıyordum.
Bundan ötürü de genelde tartışıyorduk, ancak başka bir alternatifim olmadığı için çaresizdim.
Bir gün güneşin altında kafe'nin dış yolunu süpürürken; Betil'i akrabalarıyla parkta yürürken gördüm, tabii o da beni gördü.
O an öyle üzüldüm ki; iş yerinin yaptığı haksızlıkları da düşünerek, elimdeki süpürgeyi attım ve gittim.
Artık işsizdim...
Mevcut şartlar altında para kazanmak zorundaydım ama fakat bunu yapabilmek için işe girdiğimde; bu kez de kendi isteğimden mahrum kalacaktım.
Yani Betil'den uzak kalacaktım, bu yüzden de belki ayrılacaktık...
Bu sıralarda aklıma bir fikir gelmişti;
Dayımın oğlu Yunus, zaman zaman tüp dükkanlarının karşısındaki doğalgaz dükkanının getir götür işleriyle uğraşırdı.
Fakat asıl görevi tüp dükkanına bakmak olduğu için bu işi sürekli yapamıyordu.
Ben de buna istinaden doğalgaz dükkanının sahibi olan Tahir Abi'den iş isteyerek; hem para kazanabilecektim, hem de Betil'i daima görebilecektim.
Tahir Abi bana iş vermişti vermesine ama doğalgaz montajı yapan ustanın yanına çırak olarak göndermişti.
Hayal ettiğim gibi olmasa da, yine de montaj dışındaki zamanlarda Betil'i görebiliyordum.
Doğal gaz dükkanının camlarıyla, Betil'in penceresi karşı karşıya olduğu için kimse olmadığında Cengiz Kurtoğlu şarkılarını açıp; onun pencereye çıkmasını beklerdim.
Kimi zaman sanki hisseder gibi bir anda pencereye çıkardı ve saatlerce öyle bakışır dururduk...
Tabii her zaman böyle güllük gülistanlık değildi.
Doğal gaz montajları öylesine ağır bir işti ki, zaman zaman isyan edesim geliyordu.
Bir gün Pursaklara gitmiştik, hiç görmediğim, bilmediğim bir yerdi...
Kamyonetteki tüm peteklerin en üst kata tek başıma çıkartmam gerektiği söylendi.
Peteklere baktım, kendime baktım, etrafa baktım...
Bırakıp gitmek gibi bir lüksüm de olmadığı için sakat koluma rağmen o petekleri taşıdım.
Dükkana döndüğümde durumu Volkan'a, yani Tahir Abi'nin kayınçosuna anlattım.
O da halden anladığı için benim dükkanda çalışmamı sağladı, böylelikle hayatımın da dönüm noktası gerçekleşmiş oldu.
Zira o dükkanda işe başlayarak, at yarışının içine de girmiş oldum...

Tahir Abi eskiden profesyonel futbolcuymuş. 45 yaşlarında kır saçlı, otoriter bir kişiydi.
Ona espri yapmak veya yavşamak mümkün değildi, saygıda kusur etmeden işlerin yerine getirilmesini beklerdi.
Eğer şahsi bir isteğim varsa, onu direkt yüzüne karşı söyleyemez; mutlaka bir aracı kullanırdım...
Altılı ganyan kuponunun bedeli, ortalama olarak günlük yevmiyemin beş katı olurdu.
Buna rağmen genelde bir iki ayağı tutturabilirdi, çünkü çok farklı bir oynayış stiline sahipti.
Tabii o sıralar bunu idrak edememiştim, hatta arkadaşlarla birçok kez kuponuna gülerdik.
Ancak buna rağmen nerdeyse ayda bir yüksek ikramiyeli altılı yakalardı.
Buna şahit olan mahalle sakinleri de, bu duruma istinaden at yarışlarına başlardı.
Bakkal da, Berber de, Emlakcı da, Yorgancı da, her daim at yarışı konuşulurdu...
Hatta mahallenin oynayacağı tüm kuponlar kahvehanede yazılır, kuponları da dayımın oğlu Yunus, ben veya İbo yatırırdık. 

Böylelikle para üstlerinden de kazanç sağlardık.

Tabii asıl işim Tahir Abi'nin kuponlarıyla alakalı olduğu için sadece onun oynadığı atları takip ederdim.
Zamanla oynanılan atın kazanıp kazanamayacağını kendimce tahmin etmeye başladım.
Yanıldığım zamanlarda nedenini irdeledim, anlam çıkarmaya çalıştım.
Yine de o yıl hiçbir şekilde müşterek bahise katılmadım ama adeta Kemal Sunal'ın Atla Gel Şaban filmindeki gibi kendimi denedim durdum.
Henüz daha yolun başında olmama rağmen altılı müsveddelerim genelde ya beşte kalıyordu, ya da tutuyordu.
Hatta Tahir Abi'nin en yakın dostu ve de aynı zamanda yardımcısı olan Hakan Abi, birçok kez bu altılılarımı başkalarına göstererek; bu ilginçliğe dikkat çekmişti.
Zaman bu şekilde ilerlerken, tarihler 17 Ağustos 1999'u göstermişti...
Çok büyük sarsıntıyla uyanıp; sokağa inmiştik...
Bütün elektirikler kesildiği için yıldızlar hiç olmadığı kadar çok ve net görünüyordu.
Hadisenin vahametinden bihaber şekilde, sokağın mahşeri kalabalığında, Betil'le bakışmıştık ama ilerleyen saatlerde anladık ki milletimizin en kara gecesiymiş.
Birkaç gün sonra da Betil'le nedensiz yere ayrıldık...


 

o dönemdeki bir defterimin müsveddesi

orta üçüncü sınıf 1999 - 2000


Her daim özlenilen 90'lı yılların son yazı acısıyla tatlısıyla geçtikten sonra orta üçüncü sınıfa başlamıştım.
Artık kendimi sınıf arkadaşlarımdan daha olgun hissediyordum.
Zira kendimden yaşça çok büyük insanlarla diyalog haline girmek, sorumluluk üstlenmek, farklı ortamlarda bulunmak; '' ne işim var bu derslerde? '' dememe neden oluyordu.
Bu yüzden de hocaları dinlemeyip, hayallere dalıyordum...
Hayatıma gireceğıne inandığım, fakat gerçekte olmayan kızın resmini yapıyordum.
Zaman zaman da at isimlerini yazar, resimlerini çizerdim...
Arkadaşlarımdan da ayrılacağımı göz önünde bulundurup; hatıra mahiyetinde anket hazırlayıp; doldurmalarını sağlardım..
Ortaokul bitmeden yapmadığım tek bir aktivite kalmıştı, onu da son yılımda gerçekleştirdim.
Zira dansla aram pek yoktu, ancak takıma katılıp; Yenimahalle Belediyesinde gösteriye çıktım.
Derslere olan ilgisizliğime rağmen, sosyal aktivitelere olan hevesim, Matematik Öğretmenimin dikkatini çekince; '' potansiyelimin olduğunu, ancak kullanmadığım için zayıf aldığımı '' söyleyerek, ilk dönem girdiğim üç sınavdan da zayıf almama rağmen; '' 2 '' vererek beni geçirmişti.
Fakat eğer ikinci dönem notlarımı düzeltmezsem; bu 2'yi 1'e çevireceğini de eklemişti.
Bende gerçekten değiştirebileceğini zannediyordum ama ikinci dönemde de girdiğim üç matematik sınavından da zayıf almama rağmen, karnemdeki not değişmedi.
Böylelikle ilk dönem 2, ikinci dönem 1 olduğu için ortalamadan geçmiş oldum...
Tabii diğer derslerde böylesine şanslı değildim ama yine de kıl payı farklarla sınıfları geçerek; acısıyla, tatlısıyla orta okulu bitirmiş oldum...


Yaz tatilini ilk kez mutlu bir şekilde karşıladım, çünkü doğal gaz dükkanında çalışırken mutsuz olabilmek gibi bir nedenim yoktu.
Sonuçta kendi mahallemdeydim. Dükkanın sekreteri olduğu için Tahir Abi kahvehane'ye gittiğinde, cadde'de oynanılan futbol maçına dahil olabiliyordum.
Maç olmayınca da, Tahir Abi'nin masasındaki bültene bakıp; çalışırdım. Ara sıra Tahir Abi'ye yakalanınca azar işitirdim ama onu da çok görmezdim...
Yarışları da ya kupon yatırırken ganyan'da, ya da kahvehane'de izleyebilirdim.
Bazen de öğlenleri Hakan Abi'yle Ankara'da gidilmedik yer bırakmadığımız için radyo'dan yarışları dinlerdim...
Spikerin '' Best Side Story '' isimli atı ulama yaparak yanlış telaffuz ettiğini yıllar sonra anlasam da, kulağa çok hoş geldiği için halen unutamam.
Tabii hipodromda olmayınca, normalde yarışlar ya televizyon'dan izlenirdi, ya da radyo'dan dinlenirdi, fakat benim için üçüncü bir seçenek daha vardı.
O da Tahir Abigil içerde yarışları izlerken; hemen yanındaki mutfağın kartonpiyerine kulağımı dayayıp, dinlemekti.
At yarışına bu kadar hevesli olup da, müşterek bahise katılmıyor olmam çok ilginç bir durum olsa da, 2000 yılının yazında da sadece takip etmekle yetindim...



bir defterimin ilk sayfası
dans ederken
ajandam
Yorumlar
İsim / Soyisim
Güvenlik Kodu
odınhann
hayat oyle bir şeyki, sabır gösterdiğimiz vede karşımıza çıkan zorluklardan ders alıp aklımızı kulanmaya başladığızmıda bizi öyle bir eğitiyorki hani değim yerindeyse bizi YENİLMEZ kılabiliyor...yeter ki sabredelim, şükür edelim, inanalim, aklımızı kullanalım, doğru yolda olalım...bunları yaparsak inanki ŞER gözüken şeyler HAYIR a dönüşecektir...yani biz doğru yoldaysak eninde sonunda hakımızı alıcaz...FERHAT PUSAN ın yaşadığı yıl tarıhlerinde bizlerde aynı yaşta olduğumuz için kendi adıma onu algılayabiliyorum.. bizde yokluktan geldik vede iyiki yokluktan gelmişim, çünki kendimizi böyle geliştirip insanları anlamakta, bir şeyleri gözlemleyip onun aslıda ne olduğuna,fikir yürütmekte,sorunları çozmekte,dünya ya başka pencereden bakıp akıl erdirmede bu kadar erken yaşta sahip olduğumuz için şanslıyız...çünkiz biz YOKTAN VAR EDENE AİTİZ...bü yüzden yokluktan gelmek ŞER gibi gözüksede daha HAYIR lıdır...