Aşk

Ne yapacağım konusunda herhangi bir fikrim yokken, Cumhuriyet Başsavcısı olan dayımın tavsiyesiyesiyle hedefimi belirledim.
Öss barajını aşıp, ardından da özel yetenek sınavlarına girerek, Beden Eğitimi Öğretmenliği Bölümünü kazanacaktım.
Ortaokuldayken Meftune Hoca'nın sayesinde bu sınavlarda nasıl başarılı olunabileceğini öğrendiğim için kendime güveniyordum.
Fakat süreç umduğum gibi ilerlemedi, zira Öss'den kıl payı barajı geçebilmiştim.
Normalde ilgi alanım sayısal bölümüydü, ancak tecrübesizliğimin kurbanı olduğum için sayısal bölümüne geçtiğim sırada süre bitmişti.
Aksilik bununla da bitmedi ve hiç olmadık bir hadise gerçekleşerek, koşu antrenmanlarında dizim kitlendi.
Dolayısıyla özel yetenek sınavına hazırlanamadım ve aldığım puanlarda kazanmama yeterli olmadığı için üniversite hayalim bir sonraki yıla kalmıştı...


Bir zengine yardım niteliğinde para vermek istenilirse, o zengin teklifi kabul etmediği gibi para verene de hiddetlenir.
Ancak bu zenginin işleri bir gün kötüye gider ve muhtaç kalırsa, verilen parayı canı gönülden kabul eder, hatta duygulanır.
Benim o dönemki ruh halimde buna benziyordu.
Artık ne okula gidiyordum, ne de çalıştığım bir işim vardı.
Tek meşgalem tekvando kaldığı için gözümde kıymeti de artmıştı.
Nitekim bir gün Meryem'e saç stilinin güzel olmadığını söyleyişim; çarkın döndüğünün kanıtıydı.
Meryem'in de söylediğime istinaden saç stilini değiştirmesi de yıldızımızın barışmasını sağlamıştı.
Birkaç gün sonra da o hamle yaptı ve minikler kategorisinde gerçekleşecek olan musabakaları birlikte izlemeyi teklif etti.
Tereddütsüz kabul ettim ama musabakalarda diğer tekvando kulüplerinin hocaları ve öğrencileriyle olan samimiyetine şahit olunca, geldiğime bin pişman olmuştum.
Nerdeyse her önüne gelenle tokalaşması, toplum içerisinde kahkaha atarak gülmesi vb hareketleri itici gelmişti.
Belkide bana olan ilgisizliğinden ötürü pireyi deve yaptım ama yine de muhafazakar bir ailede yetiştiğim için bu tür davranışları hemen benimseyememem normaldi.
Her şeye rağmen günün sonunda gönlümü aldığı için konu kısmen de olsa tatlıya bağlanmıştı...

Muhabbetimiz her geçen gün artınca, bir süre sonra aramızdan su sızmaz olmuştu.
Onun tabiriyle kanka olmuştuk.
Haliyle 'kiminle sevgiliydin, kimi seviyordun' gibi suallere maruz kaldığım için Ceylan'ı anlatmaya başladım.
Antrenman öncesindeki sohbetimiz, antremanın başlamasıyla sekteye uğradığı için sinirlense de; çıkışta kaldığımız yerden devam ederdik.
Tatmadan önce eksikliği hissedilmeyen muhabbettimiz; zamanla bağımlılık yapınca, telefon vasıtasını zaruri kılmıştı.
Paylaşımlarımız öylesine çeşitleniyordu ki; mavi radyo'da, '' Yavuz Özer'le Akşam Saati '' diye bir programı takip ederek, aynı anda, aynı şarkıları dinliyorduk.
Hayatıma renk kattığı inkar edilemezdi, fakat bunun ötesinin olacağını tahmin etmiyordum.
Çünkü boş bir kaba su koymak kolaydır, oysa dolu bir kaba su koymaya çalışılırsa, o kap taşar.
Ben de gönlümün Ceylan'la dolu olduğunu zannediyordum, tâ ki Ayşe'den duyduğum sözlere kadar...
Zira Meryem bir haftalığına şehir dışına çıktığında, en yakın arkadaşı olan Ayşe'yle sohbet ettik.
Meryem'le birbirimize çok yakıştığımızı, Meryem'in beni çok sevdiğini, fakat açılacak cesareti bulamadığını söyledi.
Duyduklarıma hem şaşırmış, hem de sevinmiştim. Yine de temkinli olmaya çalışarak, sevgilisinin olup olmadığını sordum.
Ayşe de, aralarının çok kötü olduğunu, bugün yarın ayrılacağını söyleyince; aklım daha da karışmıştı...

Sütten ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş.
Ceylan'la tecrübe ettiğim acıları bir daha yaşamamak için Meryem mesaj atmadan ona mesaj atmadım.
Beyhude bir çabaymış.
Zira radyo'yu dinlediğimiz esnada, Düş Sokağı Sakinleri Grubunun '' Sevdan Bir Ateş '' şarkısını bana ithaf etmişti.
Bu ithafa mazhar olmaktan öylesine mutlu olmuştum ki; bunu anlayan Meryem, '' bilseydim daha önce yapardım '' demişti.
Netice itibariyle ithaf ettiği şarkıyı bir kez dinleyebildiğim için bir gün sonra internet kafe'ye giderek, defalarca kez dinledim.
O an anladım ki Meryem'e abayı yakmışım.
Fakat onun da beni sevdiğini düşünsem de, sevgilisi olduğu gerçeğini bertaraf etmediği için dirayetli olmaya çalıştım.
Mutluluğumun hatrına bile olsa, kişiliğimden, karakterimden ödün veremezdim.
Dolayısıyla bu şartlar altında onunla dost kalmanın bile etik olmayacağına inanarak, yol yakınken bu sevdadan vazgeçmek istedim.
Bir kılıf uydurup; bir daha görüşmek istemediğime dair mesaj attım.
Ani kararım karşısında o kadar çok üzülmüştü ki; ağladığını söylemekten bile geri kalmamıştı.
Oysa bu çabam da beyhudeymiş.
Zira en bilgili, en tecrübeli askeri bile silahsız savaşa göndermek; onu kurban etmek demekti.
Benim de bütün direncim kırılmıştı zaten, şartlar duygularımın mantığıma galip gelmesini sağladığı için geri adım atmak zorunda kalmıştım...

Onunla birlikteyken, kış ortasında yazdan bir günü yaşıyor gibiydim.
Her şey iyi, güzel, hoştu ama bir gerçeği öğrenmeden tam manasıyla yazı yaşayabilmem mümkün değildi.
Sevgilisinin olup olmadığını direkt kendi ağzından öğrenmem gerekiyordu.
Nitekim bir antrenman çıkışında, konuya girebilmek için fırsat kollarken; bir anda yolunu değiştirmesiyle şaşkınlığa uğradım.
Ne olduğunu anlayabilmek için peşinden gittiğimde, aslında herhangi bir şeye tavır yapmadığını; ilk kez yalnız bir şekilde parkta oturmamız için bunu yaptığını anladım.
Onlarca kişiyle sevgili olmama rağmen, sanki ilk kez birisiyle yan yana oturuyormuş gibi heyecanlansam da; üstü kapalı bir şekilde sevgilisinin olup olmadığını sorabildim.
O da açık seçik söyleyemese de, olmadığını imâ edince; birlikte olabileceğimiz konusunda ümitlerim ayyuka çıkmıştı...

Bir sevgili edasıyla benimle ilgilenmesi, Ayşe'nin söyledikleri ve benim de ona olan sevgim; gidişatın nasıl sonuçlanacağını gösterse de, işler hiç de umduğum gibi cereyan etmedi.
Bir gün yine mavi radyo'yu dinlediğimizde, '' ölümler çıplak gelir '' isimli bir şarkı çalıyordu ve şarkının içerisindeki '' kapı açık, gir içeri '' sözünü mesaj yazarak ona gönderdim.
O ise, '' ben zaten birinin kapısından girmiştim '' deyince; şoke oldum.
Her şey bu söylediğinin aksini işaret ederken, böyle bir sürprizle karşılaşmak; Meryemden ötürü çektiğim ilk acıydı.
Böylelikle sevgime katık olan acı; 'aşkı' doğurmuştu...

Mayınlı arazide yürüdüğümü, arazinin tam ortasına vardığımda farketmiştim.
Geriye dönmem ile yoluma devam etmem arasında risk açısından hiçbir fark yoktu.
Madem farkında olmadan buraya kadar gelerek tuzağın içine düşmüşüm; o halde aynı istikamette devam etmemde bir sakınca yoktu.
Nitekim beni seviyor olmasına da istinaden, 14 Kasım 2003 tarihinde onu sevdiğime dair mesaj gönderdim.
O da, '' herkes sevseydi ama sen sevmeseydin, bundan sonra görüşmemiz mümkün değil '' deyince, ikinci darbeyi de aldım.
Beni kahreden reddedilmek değildi, kendi kendime gelin güvey olmuşum gibi bir imajın doğmasıydı.
Dolayısıyla ne bunu düzeltebilecek bir hamle yapabildim, ne de Meryem'e diyebilecek bir söz bulabildim.
Telefonumu kapatarak; sessizliğe büründüm...

Tarihler 17 Kasım 2003'ü gösterdiğinde, Ayşe'ye beni neden kandırdığının hesabını soracaktım.
Fakat ne o, ne de Meryem antrenmana girmemişti.
Yalnızca Meryem mola esnasında geldi ve tek kelime bile etmeden, yazdığı mektubu vererek geri gitti.
'' böyle olmasının ikimiz için de daha iyi olacağını, kapalı olan telefonumun da açılmasını '' yazan bir mektuptu.
Ben buna rağmen yine telefonumu açmayınca, bu kez bir sonraki antrenmanın çıkışına gelmişti.
Birlikte Cemre Parkı'na gittik ve ona Ayşe'nin bana söylediklerini anlattım. ( Ayşe daha sonra anlattıklarını inkâr etti )
Mazur durumum, tekrar görüşmeye başlamamıza yeterli oldu.
Bu birkaç günlük ayrılık, onu da üzmüş olmalı ki; o gün bana verdiği zarfı evde açtığımda;
'' canım kankam '' yazılı bir kartpostal, fotoğraf, mektup ve birkaç şiir ile şarkı sözleri vardı...
Son sözü de; '' Sen Yoksun, Kalbimin Yarısı da Seninle Birlikte Yok '' tu...

Birbirimizi kaybetme duygusunu tecrübe etmek; daha da yakınlaşmamızı sağladı.
Zira yine bir antrenman sonrasında Cemre parkına gidip, bir ağacın dibinde oturduk.
Parkın yeşil ve sarı ışıkları havuza yansıyor, kuğular da bu yansıyan ışığı adeta ebru sanatını icra eder gibi şekilden şekile sokuyordu.
Bu esnalarda Meryem başını omzuma dayayınca, yüreğim adeta yerinden çıkacaktı.
Öylesine mutlu olmuştum ki, sanki bir daha buna benzer bir hadiseyi yaşamayacakmışım gibi bir gün sonra yine ayrı yere tek başıma giderek; aynı anları hayal ettim.
O dönemlerde Cemre parkını adeta mesken tutmuştuk, nitekim 10 Aralık 2003 tarihinde de antrenmanı asıp, yine oraya gittik.
Hem hava ayazdı, hem de Galatasaray ile Real Sociedad'ın şampiyonlar ligi maçı olduğu için koskoca parkta hiç kimse yoktu.
Şelalenin yanındaki oturakta tir tir titrerken; kollarımızı birbirimizin kollarına sararak, bir nevi ısınmaya çalışıyorduk.
Bu esnada telefonuma bakmak istedi ve mesajlarda doğum günümün kutlandığını görünce; ayağa kalktı ve hatırlamadığına veryansın ederek, gitmek istedi.
Ben de yanımda olmasının yeterli olduğunu ifade ederek, gitmemesi için uğraşırken; çantasından bir saat, bir de düş sokağı sakinlerinin kasetini çıkarıp, doğum günümü kutladı.
Meğerse başta rol yapıyormuş, ben de böyle bir sürprizi beklemediğim için önce şoke oldum, sonra da zaten mutluluğuma diyecek söz yoktu...

Kişi sevdiğinin haliyle hallenirmiş.
Ben de onun gibi konuşmaya, onun gibi düşünmeye, onun gibi olmaya başlamıştım.
Aslında bana olan yoğun tesiri; farklı dünyaların insanları oluşumuzdan da kaynaklanıyordu.
Hayata olan bakış açımız, değerlerimiz, örf ve adetlerimiz birbirinden çok farklıydı.
Onun renkli dünyası karşısında afallarken, feleğin çemberinden geçmiş olan Reşat'la karşılaştım.
Sanki o an ki durumumu biliyormuşcasına, kendi hayatından misal verdikten sonra; '' imkanın varsa mutlaka oku. yarın öbür gün bir kızı seversin, istemeye gittiğinde sorarlar tahsilin nedir diye, boynu büyük kalırsın, vermezler sevdiğini '' dedi.
Bu sözler beynimde yankılanırken, Meryem'le birlikte olabilmem için mutlak surette statümü yükseltmem gerektiğini de anlamıştım.
Artık Beden Eğitimi Öğretmenliğini kazanamamak gibi bir lüksüm olamazdı.
Şansıma dizim de artık kitlenmediği için yağmur çamur demeden sabahın köründe koşmaya başladım.
Öğlenleri de ganyan bayisine gidip, göz gözü görmeyecek derecede yoğun olan sigarı dumanında yarışları takip ederdim
Meryem ise lise son sınıfta olduğu için antrenman saatlerinde dershaneye gitmek zorunda kalıyordu.
Benimle görüşmek için ara sıra antrenman çıkışlarına gelse de, kısıtlı zamana tamah edemiyordum.
Bu yüzden 13 Mart 2004 tarihinin hafta sonuna denk gelmesini fırsat bilerek; sabahleyin Cemre Parkında koşma teklifinde bulunmuştum.
Parka gittiğimizde tahta köprünün altında oturup, sohbet ederken; gayri ihtiyari olan yakınlaşmamızı etik bulmadık ve bir kez daha görüşmeme kararı aldık.
Ancak yine dayanamayıp, birkaç gün sonra Kızılay'da bir kafe'de buluştuk...
ve o gün ilk kez beni sevdiğini itiraf etti...


tekvando'da bir teknik atarken
2003'te Cemre Parkı
2003'te Cemre Parkı
2003'te Cemre Parkı
Bilardo Oynarken

Hayaller


Artık sevildiğimi kesin bir şekilde biliyordum ama halen sevgilisiyle ayrıldığını söylemediği için aklım karma karışıktı.
Bir yanım git derken, diğer yanım kal diyordu.
Bu ikilem içerisinde 'madem ki beni seviyor; o halde geri çekilmemin bir manası yok' diyerek yoluma devam ediyordum.
Benim nazarımda hep gizemli bir hayatı olduğu için daha fazla tanıyabilmek için tüm fırsatları değerlendirmeye çalışıyordum.
Hamlelerimden biri de, onu okulunda ziyaret etmek oldu.
Verdiği adrese gittim. İlk kez gördüğüm bir yer olduğu için etrafa dikkatlice baktım ve lisesinin hemen yanında bir inşaat gözüme çarptı.
Yolun karşısında onun gelmesini beklerken, keşke onun gibi okula gidiyor olsaydım diyerek, gıpta ediyordum.
Çünkü ona düşkünlüğümün nedenlerinden birisi de, yalnız kalışımdı.
O lise'ye, dershane'ye ve istediği zaman da tekvando'ya giden, sosyal biriyken; ben ise boş boş durduğum için onu düşünmekten kendimi alamıyordum.
Bu yüzden sadece gıpta da etmedim, onunla birlikte aynı okulda olabilmeyi de tahayyül etmiştim...

Meryem de bu esnada bir arkadaşıyla yanıma geldi ve birkaç dakika konuştuktan sonra gitti.
Daha sonra yanındaki arkadaşının beni çok beğendiğini, hatta '' kaçırma '' dediğini söylemesine rağmen, halen sevgili değildik.
Yine de pes etmedim, düşlediğim hayallerle avunup; tek çarenin üniversiteyi kazanmak olduğuna inanmaya devam ettim.
Öylesine hırslanmıştım ki; tek başıma hazırlanmama rağmen gerçekleştirdiğim koşu dereceleriyle okulu kazanamama gibi bir ihtimalim yoktu.
Üstelik bu kez Öss'den de 205 gibi kazanmama yetecek kadar tatminkar puan almıştım.
Sınavın koşu ayağı gelip çattığında, Meryem ve tekvando'dan arkadaşlarla 19 Mayıs stadyum'una gittik ve heyecan içerisinde sıramın gelmesini bekledik.
Fakat anormal bir durum vardı, zira nedenini bilmediğim bir şeyden ötürü kendimi çok kötü hissediyordum.
Hararet geçirdiğimi zannedip, çay vb şeyler içiyordum ama fayda etmiyordu.
Yine de ilk etap olan 100 metre sprint yarışına katıldım ve masraf olmasın diye çivili ayakkabı kiralamamama rağmen 12.1 saniyede koşarak, gayet tatminkar puan aldım.
Dört beş dakikalık aradan sonra 1500 metrelik uzun mesafe yarışına başladım ve öne düşerek, gruptaki diğer 24 kişinin 30 - 40 metre önünde forse etmeye başladım.
Öylesine rahat tempodaydım ki; o özgüvenle, seyircilerin arasındaki arkadaşlarıma tezahürat yapmaları için el kaldırdım.
Birinci ve ikinci tur bu şekilde devam ederken; üçüncü tura gelindiğinde sanki boğuluyor gibiydim, üstelik karnımı da hissetmemeye başladım.
Ne olduğuna anlam veremeden ilerlemeye devam etsem de, tempom git gide düşüyordu.
Yanımdan beş altı kişi geçtikten sonra tribüne baktım ve hemen tellerin dibinde olan Meryem'le göz göze geldim.
Karnımı tutarak koşmaya çalıştığım için anormalliği anlamış ve acıyan gözlerle bakmaya başlamıştı.
Aslında normal şartlarda koşuyu bırakmam gerekiyordu, fakat bir yıl boyunca aralıksız bir şekilde koşarken; son metrelerde gözümün önüne hep Meryem gelirdi.
Ona kavuşacağıma olan inancım; en yorgun, en bitkin, en dayanılmaz anlarımda bile pes etmeden; son metrelerde sprint atmama neden oluyordu.
İşte bu yüzden adeta iman gücüyle tekrar tempomu artırarak, grubumda üçüncü oldum ama ardından da acile kaldırılıp, müşahede altında kaldım.
Birkaç serumdan sonra öğrendim ki; besin zehirlenmesi geçirmişim...

Sınavdan iki gün önce, babam lokantadan tavuk getirmiş, ben de sabah çok erken kalkıp koştuğum için akşam erken saatlerde uyuyordum.
Dolayısıyla getirilen tavuğu, bir sonraki gününün akşamında yemek zorunda kaldığım için zehirlenmişim.
Sınavlarımın ikinci ve üçüncü günkü aşamaları olduğundan dolayı benim için artık yapılabilecek bir şey kalmamıştı.

İnsanlar sıcak yatağında uyurken; ben acı çeke çeke, kendimi telkin ede ede koşardım.
Çalışmıyorum diye yadırgayanlar da, es kaza kazanırım diye endişelenirdi.
Bütün baskılara ve zorluklara rağmen, hayatımın hiçbir döneminde böylesine disiplinli, böylesine inançlı bir şekilde emek sarf etmemiştim.
Neticeden ziyade, yaşadığım talihsizlik içimi yakıyordu.
Beni isyana sürükleyen bu travmadan kurtulmak için çare ararken; anneme söylediğim sözler aklıma gelmişti;
Sınavlara çok az bir zaman kalmışken; '' artık kot pantolonla bile koşsam, yine de kimse beni geçemez, okulu kazanırım '' demiştim.
Annem de; '' inşallah de '' demişti.
Ben de; '' inşallahı, maşallahı yok anne. bu derecelerle kazanamamam imkansız '' demiştim.

Yani bu hatamdan ötürü kendi ipimi çektiğimi anlayınca, dayanılmaz acılarım da hafiflemişti.
Önce kelamımı değiştirip; '' hayırlısı buymuş '' demeye başladım.
Sonra da fiziksel anlamda kendime gelip, tekrar koşmaya, tekrar ders çalışmaya başladım.
Meryem de üniversiteyi kazanamadığı için yine dershaneye gidiyordu.
Sıhhıye'den metroyla Demetevler'e geldiğinde, duraktan evine kadar yürüyerek eşlik ederdim.
Sarhoş bile benden daha ayıktı sanki, Meryem'i beklerken kendi kendime '' birazdan gelecek ve onu göreceğim '' diyerek, bu gerçeğe kendimi inandırmaya çalışırdım.
Bir daha hiç göremeyeceğimi zannederek, her anın kıymetini bilmem güzel bir şeydi ama bu paranoyak olmamı sağlayacak kadar abartılıydı.
Saçını, tokasını, mendilini, alışveriş fişini vb şeyleri geçtim... Sokakta yürürken ağaçtan koparıp, sonra da yere attığı dal parçasını bile Meryem'i bıraktıktan sonra dönüp alırdım ve muhafaza ederdim.
Yüzüme tükürse, hayrıma okudu zannedecek kadar akli melekelerimi kaybetmiştim.
Kusurlarını da göremezdim, yaptığı her hatada bile bir haklılık payı çıkartan pollyannacının teki olmuştum.
Aşkım (sevgim) koca bir okyanusken, ben ise küçücük bir göldüm, hükümsüzdüm...

İlişkimizin isimsiz olmasından ötürü görüşmelerimizin bir istikrarı yoktu, zaman zaman aramız limonileşir, birbirimizden uzak kalırdık.
Böyle bir dönemdeyken,
18 Ekim 2004 tarihinde annem Meryem'in aradığını, telefonda beni beklediğini söyleyerek uyandırdı.
Normalde sabah koştuktan sonra eve dönüp, bir iki saat daha uyurdum.
Dolayısıyla yataktan kalkmam için annemin yeni bir taktiği olduğunu zannetmiştim ama ısrar edince, şaşkın bir şekilde kalkıp ev telefonuna baktım.
İki sinema bileti aldığını ve Migros'ta (ankamall'de) beklediğini söyledi.
Sevinçten ayaklarım adeta yere değmiyordu, hayatımda ilk kez sinemaya gidecektim, üstelik Meryem'le...
Bir çırpıda hazırlanıp, yanına gittim.
Hayatım sokaklarda ve parklarda geçtiği için ilk kez girdiğim alışveriş merkezinde adeta büyülenmiştim.
Güzel ve ulaşılmaz olan her şeyi Meryem'le özdeşleştirdiğim için, sanki oranın sahibi oydu, ben de garip bir işçisiydim.
Hatta yemek katında gördüğüm en ucuz yiyecek olan lahmacunu yediğimizde, '' plastik tepsiyi geri götürmeyecek miyiz? '' diye sormuştum.
'' tabii, hatta yıkayıp, geri vereceğiz '' diyerek cevap vermesi, aslında her şeyi özetliyordu...
 
Yine de bu sözler bile mutluluğumu gölgeleyemedi.
Zira saat 15:10'da İnfazcı isimli filmi seyretmeye başladık.
Filme bakıyordum ama aklım Meryem'de olduğu için hiçbir şey anlamıyordum...
Zaman dursa ve ben hep böyle mutlu kalsam diye düşünürken, gözlerim ellerine kaydı.
Yaralı bir serçeyi tutarcasına ellerini avcumun içine aldım ve gözlerim doldu.
Ne olduğunu sorduğunda, '' gün gelecek bir daha bu elleri ne görebileceğim, ne de tutabileceğim '' dedim.
Haklıydım aslında, bir vardı bir yoktu...
Bu mutlu günümden birkaç gün sonra da isimsiz olan ilişkimizin, sadece arkadaşlık çerçevesinde kalmasınını, aksi halde hiçbir şekilde görüşmeyeceğimizi söyledi.
Bu şekilde reddedilmek; ona daha da bağlanmamı sağlasa da, gururumdan ödün vermemeye çalışarak; geriye çekildiğime dair imaj yaratıyordum.
Oysa onu düşünmediğim tek bir anım bile yoktu, içimde biriken hasreti yazıya dökerek gidermeye çalışıyordum.
Bir gün daha dayanacak gücüm kalmadığında, yolunu gözlediğim haber imdadıma yetişmişti.
Zira 14 Mart 2004 tarihinde mesaj atıp, görüşmek istediğini söyleyince; Demirtepe'de bir kafe'de buluşup, sohbet ettik.
Yanımda olmasına rağmen özlemim sona ermiyor, bilakis daha da artıyordu.
Bu yüzden keşke apartmanındaki kapıcısı olsam da, her gün görebilsem diyordum..
Fakat ne mümkün; 30 Mart gecesi onu çok sevdiğimi söyledim diye beni tersledi.
Yetmedi, bu gidişata isyan ettim diye mesajlarıma da cevap vermedi.
Dayanacak gücüm de kalmadığı için gecenin bir yarısı çıkıp; evlerinin önüne gittim.
Evime gitmem için mesaj atsa da, o gece sabaha kadar beklerken nerdeyse donuyordum.
O ise erkenden uyuduğu için son halimi sabah görebilmişti, sonrasında da evimin yolunu tutmuştum...

Labirentin içindeydim sanki, bir türlü çıkış yolunu bulamıyordum.
O sıralarda arkadaşlarımla nadiren bir araya geliyordum, yaşadıklarımı paylaşamadığım için daha da yalnızlığa sürükleniyordum.
Çalkantılı günlerim ilerlerken, Meryem'in doğum gününde güzel bir gelişme olmuştu.
Biriktirdiğim parayı anneme gösterip, Meryem'e hediye almam gerektiğini söylemiştim; o da eksik kalanı tamamlayıp, benimle birlikte kuyumcudan beyaz altından bir yüzük almıştı.
Bunu Meryem'e verdiğimde, beni sevdiği sürece parmağından çıkarmayacağını söyleyerek; vuslatın yakın olduğunu belli etmişti.
Halbuki kavuşmak bir yana, birkaç hafta sonra kısa süreli de olsa mecburen ayrı kalmıştık.
Zira İstanbul'a akrabasının yanına gitmesi gerekiyordu, bu yüzden onu Aşti'den yolcu etmiştim.
Giderken sanki içimden bir parça koparılmıştı, kendimi o kadar eksik, o kadar yalnız hissetmiştim ki; döneceği günü iple çekmeye başlamıştım.
Her gece sokaklarının önünden geçip, penceresine bakardım. Sanki birazdan ışığı yanacak, perdesi aralanacak ve bana bakacaktı.
Hayali bile avunmama yetse de, bir süre sonra sabredecek gücüm kalmamıştı, bir şekilde İstanbul'a gidip; onu görmeyi kafama koymuştum.
Bilet parasını tedarik etmeye çalışırken; iki gün sonra döneceğine dair haberi aldım.
Fakat bu müjde bile içimdeki hasrete gem vuramayınca; İstanbul'dan birlikte dönme teklifinde bulundum.
O da kabul edince, hayatımda ilk kez trene binip, gece 11'de İstanbul'a vardım.
Pendik istasyonunun çevresinde bir saat oyalandıktan sonra akrabasıyla birlikte Meryem geldi.
Birbirimizi tanımıyor gibi davranarak, sadece mesajlarla iletişime devam ettik ve akrabası gidince, trende bir araya geldik...
İçimizdeki coşkunluktan yerimizde duramıyorduk, elele tutuşup, vagonların içerisinde koşuşturduk.
Gülüş seslerimizden yolcular rahatsız olsalar da, uyansalar da, hiç oralı olmuyorduk.
Bir ara tren arızalanıp, dağların arasında durunca; uyanan yolcular söylenip, yüz ekşitmeye başladılar.
Oysa biz mutluluktan ölüyorduk sanki, ışıklar da tamamen söndüğü için yıldızları izliyor, dilekler tutuyor ve birbirimize sözler veriyorduk.
Saatlerce süren neşe artık başımı döndürüp, uykumu getirince; göz kapaklarım ağırlaştı ve film koptu.
Sonra yanağıma konan bir buseyle uyandığımda; Meryem'in tebessüm eden çehresiyle karşılaştım.
O an anladım ki; yaşadıklarım ne hayaldi, ne de rüya... Hayatımın en mutlu uykusu, en mutlu uyanışı ve en mutlu günüydü...

O günün rüzgarıyla güzel günlerimiz döndüğümüzde de devam etti ama tarihler 30 Mayıs 2005'i gösterdiğinde; her şey ters yüz olmuştu.
Zira o gün erkek kardeşi ikimizi gördükten sonra yoluna devam etmesine rağmen, Meryem ağlamaya başlayıp, hayatından çıkmamı, Mehmet isimli birisini sevdiğini ve onunla evleneceğini söylemişti.
Sevgiliden farksız bir ilişki yaşıyorken, nasıl olur da aynı anlarda bir başkasıyla evlenmeyi düşünmüştü? Üstelik adını ilk kez duyduğum birisiyle...
Olanlara anlam veremiyordum, dediklerinden sonra diyebileceğim bir söz de olmadığı için gözüm yaşlı bir şekilde yanından ayrıldım.
Acı çekiyordum çekmesine ama öfkem daha ağır basıyordu, uğradığım haksızlık karşısında hırs yapıp, eve kapanmıştım.
Çünkü öss sınavına bir iki hafta kalmışken aldığım darbeyi bertaraf etmenin tek yolu ders çalışmaktı.
Nitekim zaruri ihtiyaçlar dışında ara vermeden günlerce çalıştım ve sınava girdim.
Sonuçlar açıklandığında, ne Meryem, ne de çevremdeki herhangi birisi aldığım puana yaklaşamamıştı.
Zira 240 ham puan almıştım, eğer Meslek Lisesi mezunu olmasaydım; birçok farklı bölümü de kazanabilirdim.
Ancak benim isteğim Beden Eğitimi Öğretmenliği'ydi ve artık başarmama ramak kalmıştı...

Disiplin içinde hedefime odaklanmış durumdayken, üniversiteyi yine kazanamayan Meryem, görüşmek istediğine dair mesaj attı.
Koyduğum şartı kabul edip; üç yıldır gittiğim koşu parkuruna ilk kez gelerek; artık bazı şeylerin değiştiğini belli etti.
Görüşmediğimiz süre zarfında, beni teyzesine anlatıp; aslında beni çok sevdiğini ve bensiz yapamayacağını söylemiş.
Teyzesi de, 'seni tutan ne' diyerek, yol gösterince; bu adımı atmış.
Tabii en son yaşadığım hadiseyi unutmadığım için hemen çözülmemiştim.
Ancak aşık adam kandırılmak için bahane arar işte, ben de her şeyin sinirden olduğuna dair söylediği sözlerine kandım ve parmağındaki yüzüğün de hatrına affettim.
O gün aynı zamanda ilişkimizin adı da 'sevgili' olmuştu ve bu gelişme de sınavımdan önce adeta doping etkisi yaratmıştı.
Nitekim sınav günü hem koşularda, hem de koordinasyon sınavlarında dereceleri alt üst edince; spor çıkışlı öğrencilere ve de milli sporculara rağmen, 2500 kişi arasından 3. sırada okulu kazanmıştım...

Hayatımı hep uç noktalarda yaşıyordum, keza duygularım da öyle olduğundan ya çok mutlu, ya da çok mutsuz oluyordum, ortası yoktu.
Nitekim bir iki ay öncesinde acıdan kıvanırken; şimdi ise hem Meryem'le sevgili, hem de üniversiteli olduğum için mutluluktan içim kıpır kıpırdı.
Hızlı bir değişim sürecine girdim ve Meryem'in söylediği bir sözle anladım ki; dediği gibi artık rollerimiz değişmişti.
Eskiden yapayalnız bir şekilde kendime bir uğraş ararken; Meryem okula da, dershaneye de giderek, sosyallikte hep önde olurdu.
Şimdi ise ben üniversite hayatı yaşarken; o ise evinden çıkmıyor, yalnızlıktan aşırı ilgi gösteriyordu...
Bu konuda tecrübeli olduğum için hassasiyeti karşısında temkinli davranıyor, sohbetlerimizde okul hayatıma değinmemeye çalışıyordum.
Ders konusunda ise özellikle uygulamalı derslerde başarı sağlıyordum, fakat Meryem'e okul birincisi olacağıma dair söz verdiğim için, hatta bunu başaracağıma dair sınıf arkadaşlarımla iddiaya bile girdiğim için teorik derslerde de elimden gelen çabayı sarf ediyordum...
Yine de derslere kendimi tam manasıyla verdiğimi söyleyemem, çünkü eskiden ufacık dünyamda, kendi yağımla kavruluyorken; artık zaruri giderlerim artmış ve kısıtlı bütçem bunu karşılayamaz olmuştu.
Maddi durumum at yarışlarına endeksli olduğu için bir gün param varsa, bir ay yoktu.
Zaten olduğunda da Meryem'le gezer, ona hediye vs alırdım...


Bu şekilde birinci dönemi tamamlayıp, ikinci döneme başladığımda, bir sürprizle karşılaştım.
Zira üniversitem birkaç kilometre uzağa, yani Meryem'in mezun olduğu lise'nin hemen yanına taşınmış.
Dolayısıyla bir zamanlar Meryem'i ziyarete gittiğimde, gözüme çarpan inşaat; aslında hayalini kurduğum üniversiteymiş.
Kaderin cilvesinden olsa gerek, benim onu dersinden çıkmasını beklediğim yerde; artık o beni bekler olmuştu...


Bu arada Meryem artık dershaneye gitmediği için tekvando'ya tekrar başlamıştı, hatta birlikte Ocak ayında İsmet İraz Spor Salonunda musabakalara girmiştik.
İlk iki maçımı kazanıp, üçüncüsüne çıktığımda; mücadele başa baş gidiyordu ama son saniyelerde rakibimin bir puan gerisine düşmüştüm.
Bu yüzden yoğun baskı yapıp, maçı lehime çevirmeye çalışırken; rakibim musabaka alanından çıkmıştı.
Dolayısıyla hakem maçı durdurup, rakibime ihtar verirken; ben de hocama doğru dönüp, taktik almak istemiştim.
Bu esnada rakibim hakem'den sıyrılıp, arkamdan yüzüme tekme sallamış ve ağzım burnum kan içinde kalmıştı.
Ortalık karışınca, spor salonunda kavga çıktı, o hengameye dahil olmak istesem de; doktorlar tarafından engel olunmuştum.
Netice itibariyle rakibim diskalifiye edilse de, bir sonraki maça çıkacak durumda olmadığım için geri çekilip, birincilikten olmuştum.
Kırk yılda bir gerçekleşebilecek hadiselerin beni bulması büyük bir talihsizlikti ama her şer görünende bir hayır vardı.
Zira burnum sargılı olduğundan dolayı, o halde evime gidemeyeceğim için Meryem kendi evine davet etmişti.
Böylelikle hem annesiyle tanışma imkanım olmuştu, hem de ilişkimizin ileri ki safhaları için ciddi bir boyut kazanmıştı.
Fakat Meryem üniversite sınavlarından sonra tekvando musabakalarından da olumlu sonuç alamadığı için hayata karşı benim kadar ümitli değildi.
Hatta çok mutlu bir şekilde geçirdiğimiz günün sonunda, tam evine bırakmak üzereyken durdu ve aramızda şöyle bir dialog geçti;

M: '' gün sonunda ayrı evlere gitmeyelim artık, evlenelim bir an önce '' ( gözleri dolmuştu )
F: '' bunu istemiyor muyum zannediyorsun? ama nasıl olacak şimdi, bir işim bile yok ''
M: '' ama benim daha fazla zamanım kalmadı, eğer bu yılda üniversiteyi kazanamazsam evlendirecekler beni ''
F: '' neden sen de beden eğitimi öğretmenliği sınavlarına girmiyorsun? ''
M: '' iyi de ben koşamam ki, nasıl kazanayım? ''
F: '' neden koşamayasın ki? benim Meftune Hocam bu işin piri, onun kursuna katılırsan kesin kazanırsın. sen evdekilerden kursa gideceğine dair izin al, gerisini bana bırak ''
M: '' tamam, yapacağım. ikimizde öğretmen mi olacağız yani? ''
F: '' Evet, ben üçüncü sınıftayken nişanlanırız, mezun olduğumda da evleniriz. bir yıl sonra da birlikte anadoluda öğretmenlik yaparak yaşarız. ''
M: '' hayali bile güzel. umarım her şey dediğin gibi olur ''


Koşu Antrenmanından Eve Dönerken
Meryem'in 2004 yılındaki doğum gününde ayın görüntüsü
Meryem'gilin evinin önündeki güller

Ayrılık


Bu diyalogtan bir iki gün sonra Meryem'i Meftune Hoca'yla tanıştırıp, koşu kursuna yazdırdım.
Okulu da, tekvando antrenını da boşlamış; tamamen Meryem'in okulu kazanmasına odaklanmıştım.
Çünkü bu kez hedefin gerçekleşmesi; Meryem'le bir ömür birlikte olmak demekti.
Bu yüzden sabah akşam her antrenmanında yanında olurdum, hatta çoğu kez tıpkı ortaokuldaki gibi antrenmanları yaptırarak; Meryem'i onore ederdim.

Sadece bir haftalığına yanında olamadım, onda da Kastamonu'da yapılan Üniversiteler arası Türkiye Tekvando Şampiyonasına katılmıştım.
Okul takımı seçmelerinde rakibimi mağlup etmeme rağmen, ayağımdaki eski sakatlık nüksetmiş ve bu turnuvaya bir ay boyunca antrenman yapmadan katılmıştım.
Buna rağmen ilk maçımda rakibimi 7 puan farkla mağlup etmiştim.
Fakat ayağımdaki ağrılar şiddetlenince, ikinci maçıma çıkamadım ve ayağıma röntgen çekilmesi için hastaneye götürülmüştüm.
Asıl acıyı ise, Meryem'le sevgili olduktan sonra ilk kez soğuk mesajlar atmasında yaşamıştım.
Sadece mesajlarla kalmadı, döndüğümde davranışlarında da gariplik vardı.
Başlarda ne olduğuna anlam veremiyordum ama sonraları kurstaki Orhan'la samimi olduklarını farkettim.
Bir süre durumu görmezden gelsem de; öften püften şeylere bahane üretip, tartışması, şüphelerimi perçinleştiriyordu.
Hatta bir gün antremanın başlamasını beklediğimiz sırada, Meryem bir anda elini elimden çekmişti.
Meğerse o an içeriye Orhan girmişti, tesadüftür diyerek kendimi avutmaya çalışsam da; işkillenmekten kendimi geri alamıyordum.
Aslında bunların birer kuruntu olma ihtimali olamazdı, çünkü sevgili olduktan sonra Meryem'i hiç kıskanmamıştım.
Çünkü ona çok güveniyordum, yanında olmadığım zamanlarda bile kafasını kaldırıp da bir erkekle göz göze geleceğine ihtimal vermiyordum.
Halbuki bir süre sonra aramızda geçen konuşmada; 'keşke senin de araban olsaydı' deyip, ben Kastamonu'dayken Orhan'ın arabasına bindiğini ağzından kaçırmıştı.
Bu hadise içimi çok acıtsa da, yapmam gerekeni yapıp; Orhan'la arasına mesafe koymasını istemiştim.
Beni dinlemediği gibi, bir de üste çıkmaya kalkışmıştı. Güya çok iyi arkadaşlarmış ve Orhan'ın da beş yıldır süren bir ilişkisi varmış.
Nasıl beş yıllık ilişkiyse, bu hadiseden bir iki hafta sonra öğrendik ki; Orhan kurstaki bir kızı ayartmış.
Üstelik bu kızın da sevgilisi vardı, hem de aynı kursun grubundaydı...
Bunun üzerine Meryem'i tekrar uyararak, bu karaktersizliği yapan kişi; yarın öbür gün neden bize yapmasın dedim ama nafile, yine beni tersledi ve kızın suçlu olduğunu iddia etti...

Her şey kötüye gidiyordu, hayalimizin ilk adımı; birlikte Gazi Üniversite'sinde okumakken, bundan da caymıştı.
Zira diğer üniversitelerin sınavlarına da gireceğini, önceliğinin de şehir dışı olduğunu söylerken; ailesinin baskısından uzaklaşmak istediğini ekleyerek, bir kılıf uydurmuştu.
İsyanım karşısında geri adım atarak, önceliğinin eskisi gibi Gazi Üniversite olduğunu söylese de, diğer üniversitelerin sınavlarına girmeye kararlıydı.
Gazi Üniversitesine girebilmek; diğerlerine nazaran çok daha zor olduğu için diğer üniversitelerde de şansını denemesine bir şey diyemedim.
Antrenmanların da artık sonuna yaklaşılmıştı, fakat Meryem'in dereceleri halen Gazi Üniversitesini kazanması için yeterli değildi.
Eksikliğinin kaynağını tespit ettiğim için kolları sıvayıp, bu kez bire bir onunla koşarak; olması gereken tempoyu sağladım ve bu şekildeki ilk denemede bile 12 saniye daha iyi derece gerçekleştirdi.
Aynı şekilde birkaç kez de devam edince; temposu oturdu ve Gazi Üniversitesinin koşu sınavına hazır kıta girdi.
Onu tribünde izlerken heyecandan sanki kalbim yerinden çıkacaktı.
Fakat yarışın başlangıcından birkaç yüz metre sonra koşuyu bırakınca, dünyan başıma yıkılmıştı sanki, dizlerimin üzerine çöktüm ve uzun süre kıpırdayamadım.
Dualarım kabul olmamıştı, Meryem için Gazi Üniversitesini kazanabilmek imkansızlaşmıştı.

Neden koşmayı bıraktığını sorduğumuzda, bacağının ağrıdığını söylemişti.
Halbuki üç gün sonra Kırıkkale Üniversitesinin sınavlarında da, Selçuk Üniversitesinin sınavlarında da, Hacettepe Üniversitesinin sınavlarında da böyle bir sorun nüksetmemişti.
Hatta öylesine başarılı koşular çıkardı ki; Gazi Üniversitesi dışında, sınavına girdiği bütün okulları kazanmıştı.
Meryem grup arkadaşlarının sınavlarından ötürü şehir dışındayken, annesinden gerekli evrakları alarak, Hacettepe Üniversitesine kaydını yaptırmak da bana düşmüştü.
İçim kan ağlasa da, en azından Ankara'da olmasından ötürü teselli bulmaya çalışıyordum...

Derslerin başlamasına bir iki gün kala Meryem'le Kızılay'dayken, koşu grubundan bir kızla karşılaştık ve o kız bana; '' akşam ki partiye geliyorsun di mi '' diyerek sordu.
Ben '' hangi parti? '' demeye kalmadan, Meryem müdahale etti ve '' tabii geliyor '' dedi...
O kız gittikten sonra Meryem'e '' neden bana söylemedin? '' diye sorduğumda, '' zaten yanyanayız, söyleyecektim '' dedi...
Olup bitenlerden bihaber olduğum için buna da inandım ve akşam grubun veda partisine katıldık.
O gün de çok önemli bir futbol maçı olduğu için, bugünü kimin organize ettiğini sorduğumda; Orhan'la Meryem'in olduğunu öğrendim.
'ya havle' dedirten bir durumdu ama sonuçta bugün farklı şehirleri kazananların birbirlerini son kez gördüğü bir organizasyon olduğu için boşverdim.
Çünkü Orhan Hacettepe'yi filan kazanamayıp, anadoludaki mütevazı bir üniversiteyi kazandığı için artık şüphe duymama neden olacak bir hadise yaşanmaz diye düşünmüştüm...
Gece sona erdiğinde ise aramızdaki sorunlar ayyuka çıkmıştı, üstelik hiçbir somut neden de yoktu.
Bu yüzden birkaç gün boyunca birbirimizi ne arayıp, ne de sormuştuk...

Tarihler 20 Eylül 2006'yı gösterdiğinde;
Bir rüya görmüştüm; Meryem bir erkekle, merdivenlerden aşağıya inilerek girilen, oldukça karanlık bir barda eğleniyordu.
Uyandığımda da bunun tesiri altında kaldığım için moralim çok bozuktu.
Onu arayıp aramamak konusunda tereddüt yaşarken, sonunda dayanamayıp ev telefonuyla aradım.
Telefonu uzunca çaldıktan sonra açtı, '' ne yapıyorsun? '' dediğimde; '' kızılay'dayım, teyzemgile gitmek üzereyim '' dedi.
Ben de '' iyi bakalım, görüşürüz sonra '' dedim ve telefonu kapattım.
Telefonu kapattıktan sonra içime bir kurt düştü, zira sesi titriyordu, yani muhtemelen yalan söylüyordu.
Dolayısıyla bir iki dakika sonra tekrar ev telefonundan aradım, fakat bu kez telefonu kapalıydı.
Önce şaşırdım, sonra da işkillendiğim halin doğru olabileceğini düşünerek, o hışımla evden çıkıp; metro'ya doğru koştum.
Demetevler durağından, Kızılay durağına varıp; Karanfil Sokağının girişinde durdum ve mahşeri kalabalığın içinde oluşumu sorgulamaya başladım.
Hem Meryem'in telefonu kapalıydı, hem de açıldıysa bile kontörüm olmadığı için istesem de bunu öğrenemezdim.
Şu an nerde, ne yapıyordu bilebilmem imkansızdı...
Halbuki darağacın kurulmuşsa, celladın bağdat'tan gelirmiş.
Zira gözlerim merdivenlerden inen kalabalığa dalmışken; Meryem ile Orhan'ı güle oynaya geldiklerini gördüm...
O an ne kulağım bir ses işitiyordu, ne de benliğim bedenimi hissediyordu.
Bir çift gözden ibarettim sanki, ikisinden başka kimseyi göremiyordum.
Freni boşalan kamyon üzerime geliyordu sanki, donakalmış, son nefesimi vermeyi bekliyor gibiydim...
Onlar ise dibime kadar geldikten sonra beni farkedebildiler...
Meryem şoke olmuş, Orhan da oralı bile olmadan Meryem'le vedalaşıp gitmişti.
Hiçbir şey konuşmadan metroya binip, Demetevler'de indik ve parkta oturduk;

M: '' Bizi gördüğün iyi oldu, benim de sana söyleyeceklerim vardı ''
F: '' demek beni aldattın ha? ben sana demedim mi bu çocuk tekin biri değil, bugün arkadaşına yapan, yarın bize yapar demedim mi? en yakın arkadaşımla çıksan bu kadar ağrıma gitmezdi, nasıl bunu bana yaparsın? Hani yeminler etmiştin sadece arkadaşız diye, hiçbir zaman ötesi olmaz diye... ''
M: '' ya ne alakası var, bir dinle... Orhan halen arkadaşım, dediğim gibi hiçbir zaman ötesi olmaz, en sevdiklerimin üzerine yemin ederim ki doğru söylüyorum. Kızılay'da şans eseri karşılaştık, sonra da dertleştik o kadar... Ben senden ayrılmak istiyordum ve nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum, o yüzden bizi gördüğün iyi oldu dedim... ''
F: '' Ne diyorsun sen Meryem? Orhan'la arkadaşsan eğer, ayrılık da nerden çıktı? Tam okulu kazanmışken olacak iş mi bu? ''
M: '' Sorun da bu zaten. Kendimi derslere vermem gerekiyor, bir süre yalnız kalmam gerekiyor. Hem ben seni zaten çok seviyorum, sensiz yapamam ki ama şimdi ayrılmalıyız, ikimiz için de en iyisi bu... ''
F: '' Bak Meryem, bu ayrılığın sonunda bir daha hiç kavuşamayabiliriz, iyi düşün ''
M: '' Çok düşündüm Ferhat, annem de benimle aynı fikirde. Kararım kesin. ''

Daha ucuza konuşup, mesajlaşmamız için aldığımız telsim hattını telefonundan çıkarıp, kırdı.
Beni sevdiğinin simgesi olan yüzüğü de, parmağından çıkardı.
İkisini de avcumun içine koyup giderken, 
Acı Hayat şimdi başlıyordu...


Yorumlar
İsim / Soyisim
Güvenlik Kodu