Yükleniyor

Hikayem

Kimsenin hayatı bir anlatıma sığmasa da en azından kızıma ithafen anlatmak istediklerim şöyle;

Evvelinde dükkân olan dikdörtgen şeklindeki evimizin bir ucu perdeyle ayrılarak mutfak yapılmış, yanında banyo, karşı ucunda kutu gibi bir oda, orta kısımda ise salon mahiyetinde bir yaşam alanı.

Avizesi olmayan, duyulu tek bir lambanın ışığı yeterli olmadığı için evin kenar kısımları loş kalırken, mutfak kısmı ise neredeyse karanlıktı. Mum ve gaz lambası kullanılmadığı zamanlarda mutfak âtıl kaldığı için genelde yazın salonda piknik tüpüyle iş görülür, kışın da kömür soba yakılırdı.

 

Annem ve babam Kars’tan gelmişler Ankara’ya, birkaç yıl baba evlerinde kaldıktan sonra böylesine ufak tefek bir yere sığınmışlar üç çocuklarıyla birlikte.

Ben bu çocukların en küçüğüydüm; abilerimin biri iki, diğeri de dört yaş benden büyüktü. Üçümüz de salonda aynı yatakta ayaklı başlı yatardık. Tekli kısımda abilerim sürekli yer değiştirirken ben hep ikili tarafta uyumak zorunda kalırdım. Gündüzleri kovalamaca oynar, akşamları babamın gelmesiyle ister istemez uslu dururduk.

Annemin yanımda olmadığını fark ettiğim ilk gün üç buçuk yaşımdaymışım. İlk kez ayrı kaldığımız için sürekli ağlayıp durmuştum, sebebini de bilmiyordum. Birkaç gün sonra annem döndüğünde kucağında yeni doğan küçük kardeşim vardı. Abilerimle birlikte şaşkın bakışlarla izlemiştik onun varlığını. Uzun sürmeyen bu temaşadan sonra bebek hastalanmıştı, birkaç hafta sonra da vefat edince sevincimiz derin bir üzüntüye dönüşmüştü.
 

Bir süre sonra babam bizlere moral olsun diye üç büyük futbol takımının amblemlerinin olduğu üç kupa bardak almıştı.

Mehmet abim Galatasaraylıydı, Ahmet abim Beşiktaşlıydı, babam ise Fenerbahçeliydi. Ben de babamdan ötürü Fenerbahçeliydim.

Fakat Galatasaray’ın amblemini daha çok sevdiğim için Galatasaray amblemli kupayı almıştım. Küçük dünyamızın büyük sevinçleriydi bunlar.

Sonra babam eve büyük bir beyaz kanepe almıştı.

Artık rahat rahat uyuyabiliyor, uyanır uyanmaz da yataktan çıkmaya bile gerek duymadan çizgi film izleyebiliyordum, çünkü kanepe salonun tam ortasındaydı, karşımda da grundig marka siyah beyaz televizyon vardı. En sevdiğim çizgi filmde mock ile sweet’ti.

Susam Sokağı, Alf, Koca Ayak Harry, Barış Manço’nun Adam Olacak Çocuk programı ve daha nicelerini gözümü kırpmadan izlerdim.

Kaset çaların radyosunda futbol maçları olurdu ya da küçük Emrah kasetleri takılıp dinlenirdi.

Bir gün yine Emrah’ın boynu bükükler kasetinden ‘kız milleti’ adlı şarkısı çalarken yanlışlıkla kayıt tuşuna basmışım, sonra da bardağı düşürüp kırınca annemin söylenmesi de benim ‘şu şey oldu şey oldu’ gibi korkarak bir şeyler demeye çalışmam da kaydolmuş, yani kendimle ilgili en eski materyalin konusu da hayatımın özeti gibi olmuş.

 

1990 yılına geldiğimizde yüzler gülüyordu, bir kardeşim daha dünyaya gelmişti. Babam kocaman bir beyaz pasta almıştı, bir yiyeceğin tadı ancak bu kadar güzel olabilirdi. Zira çok çeşitli yiyecekler yediğim söylenemezdi. Sabah kahvaltısında köyden gelen tuzlu peynirlerle tost yapılır, çay içilir, onun dışında en fazla zeytin, reçel, bazen yumurta olabilirdi.

Ancak bir şeylerin varlığıyla henüz tanışmadığım için eksikliğini de hissetmiyordum.

 

Bir kış günü, dışarda yarım metreye ulaşan kar vardı.

Sobanın üzerinde güğümde su kaynıyordu, klasik Pazar banyosu yapılacaktı. Televizyonda Kemal Sunal, Adile Naşit’e karşı oynarken ben de onun taklidini yapmaya çalışıyordum, o ara dengemi kaybedince güğümdeki kaynar su ayağıma dökülmüştü.

Annem beni kucağına aldığı gibi ayağımı bahçeyi kaplayan kara sokmuştu. Istırabımı kısmen hafifletse de ayağım yanmıştı bir kere.

Bir çocuğun başına gelebilecek talihsizliklerden fazlasını yaşıyordum.

Zira başka bir zamanda da terlemiş, susamıştım. Mutfaktaki çeşmeye hem boyum yetmiyordu hem de karanlıktı. O anlarda annem leğende çamaşır yıkıyordu, yanındaki saydam renkli sıvının olduğu şişeyi su sanmıştım. Alıp kafaya diktikten sonrasını hatırlamıyorum. Meğer içtiğim bu sıvı çamaşır suyuymuş, bayılmışım, annem taksi bulamamış, neredeyse öldüğümü zannedecek noktaya gelindiğinde bir komşu yetişmiş de hastaneye götürmüş.

Taburcu olduğumda soranlara çamaşır makinesi içtim diyordum, mahalleli de gülmek eğlenmek için sürekli beni konuşturmaya çalışıyordu.

Fruko gazozunu çok sevdiğim için önce konuşturup sonra da gazoz ısmarlıyorlardı, hatta lakabımı da bu sebeple fruko koymuşlardı.

Yalnızca mahalleli değil sürekli gelip giden akrabalar da aynı şekilde konuşturmayı çalışırdı.

Hatta bu konuşmalar esnasında hamile olanlar doğuracakları bebeklerinin kız mı erkek mi olduğunu sormaya başlamışlar. Evveliyatında mavi ile pembe patiği önüme koyarlarmış, ben hangisini seçersem bebek o cinsiyette doğarmış. Sonrasında şifahen söylediğim tahminlerim de hiç şaşmayınca artık bunu duyan bize gelmeye başlamış, bir yerden sonra ise annem buna bir son vererek kimseyi kabul etmemiş.

 

Hislerimle ilgili vardığım ilk kanı ise elim bir hadise nedeniyle oluşmuştu.

Mahallemizdeki bir dükkânın önünde top oynarken top yolun karşı tarafına gitmişti, o an kendime araba çarpacağını hissetmiştim, fakat etrafta bir ara göremeyince bu hissi bastırıp koşmaya karar vermiştim, sonrasında gözlerimi açtığım yer hastane olmuştu.

İyileştikten kısa bir süre sonra evimizin kapısının önüne beyaz bir güvercin geldiğini görmüştüm. Uçamıyordu, tek kanadı kırıktı, bir yere kaçamadığı için rahatlıkla yakalayabilmiştim. Sonra içeriye alıp annemin yardımıyla suyla yem verdim. Güvercinle duygusal bir bağ kurmuştum, arkadaş dost gibiydi, çok seviyordum.

Ancak birkaç gün sonra karşı binadaki Hüseyin amca, bu beyaz güvercini iyileştirip getireceğini söyleyerek alıp gitti.

Geçen her saniye getireceğini ümit ederek bekledim.

Bekledim, bekledim, bekledim ama bir daha ne güvercini ne de bu adamı gördüm. Böylelikle hayatım boyunca hiçbir çocuğa tutamayacağım sözü vermedim, zira tutulmayan sözlerin bir çocukta nasıl bir uhde bırakacağını yaşayarak görmüştüm, kimseye aynısını yaşatamazdım!

Hikayem